Rasmussen Sendromu
Aslında çocuklarda görülen bir tür sara rahatsızlığıymış… Beyin hücrelerinin bilinmeyen bir nedenle ölmesi veya organlara yanlış elektrik sinyalleri göndermesi sonucu duyarlılık, davranış, hareket ve bilinçte geçici anormallikler oluşması rahatsızlığına verilen bir isimmiş!. Bu anormallikleri ABD’li nörolog Thedore Rasmussen keşfettiği için bu rahatsızlık onun adıyla anılır olmuş…
Bu hastalar nöbet geldiğinde bilinçlerini tamamen kaybeder, bakakalırlarmış, hastalığın ileri safhalarında kollarda ve bacaklarda kontrol edilemeyen silkinme hareketleri yapılırmış. Hastalık nöbetleri geçince hastalara müthiş bir uyku basarmış…
Tesadüfe bakın ki, aynı soyadı taşıyan Danimarkalı başka birinin NATO’nun 60ncı yılında NATO Genel Sekreteri olması bizde de aynı belirtilerin görülmesine neden oldu.
Bizdeki Rasmussen sendromunda Türkiye olarak biz de bilincimizi tamamen kaybettik. Oynanan “NATOkulli” (bu tabir kimi çağrıştırdı?Bilin bakalım..) oyununa bakakaldık. Oyun bittikten sonra da siyasilerimizin kamuoyunu yatıştırmak için yaptığı siyasi silkinmeler bile fayda etmedi.
Artık Türkiye’nin uluslararası alanda böyle bilincini kaybederek tavizler verdiği, yapılan dayatmalara bakakaldığı, sonunda siyasilerin kamuoyunu rahatlatmak için palavra bombardımanına başladığı siyasi anormalliklere biz de “Anders Fogh Rasmussen Sendromu” diyelim… Çok yakışır…
Biz NATO’ya girdiğimiz 1952 yılından bu yana defalarca “Rasmussen Sendromu” nöbeti geçirmişiz, farkına varamamışız.
NATO’nun 1949 yılındaki kurucu anlaşmasının altında Danimarka olarak kimin imzası var, biliyor musunuz? Rasmussen’in… Bu Rasmussen’in adı Gustav, o zaman ki Danimarka Dışişleri Bakanı.
İlk sendrom daha NATO’ya girmeden önce 1951 yılında Kore Savaşı ile kendini göstermiş. Dizimizin dibindeki o zamanki Sovyetler bizi tehdit ederken, biz Sovyet tehdidini bir kenara bırakıp ABD’ye şirin gözükmek için dünyanın diğer ucu olan Kore’ye gitmişiz. Bu sendromun sonucu biraz ağır olmuş. Sonuç: 721 şehit, 175 kayıp, 2147 yaralı olmak üzere toplam 3043 kahramana mal olmuş…
1957 yılında Ege Denizindeki NATO Deniz Komuta Kontrolü Yunanistan’a verilirken de Rasmussen Sendromu nöbeti geçirmişiz… Bütün Ege Denizi’ndeki deniz ve hava kontrolü Yunanistan’a verilmiş. Bize de Karadeniz ve Akdeniz… Herhalde Karadeniz’i hamsisi bol, Akdeniz’i de uskumrusu bol diye bize verdiler!.
1974 yılında Yunanistan NATO’nun askeri kanadından ayrılmış. 80’lerin başında da tekrar NATO’ya girmeye karar vermiş, ama Türkiye’nin vetosu söz konusu. Devreye hemen o zaman ki NATO Başkomutanı Bernard Rogers girmiş. Maddeleri kamuoyuna şimdiye kadar açıklanmayan ancak planda yer alan ve basına sızan vaatlere göre: Yunanistan AB’ye üye olduktan sonra Türkiye’de AB’ne üye olmaya karar verirse Yunanistan veto hakkını kullanmayacakmış!. Bu vaat “Jüpiter’in yarısını size veriyoruz” gibi ütopik bir vaat olmasına rağmen bizimkiler inanmış. Bizi AB’ye almaya istekli bir tek üye bile yoktu ki, Yunanistan’ın vetosunu kaldırması işe yarasın! Havanda su dövmekten ibaret, beyhude bir gayret göstermişiz. Nihayetinde Yunanistan NATO’ya girip eşit ortağımız olmuş!
1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Sovyet tehdidinin sona erdiğini düşünen NATO, savunma konseptindeki “Sovyet Düşmanlığı” yerine yeni bir düşman arayışına girdi. Yeni düşman kim olacaktı?
Bu arayışın ilk işaretleri NATO üyelerinin 1990 yılında Londra zirvesinde verildi. Bu zirvede “Demir Leydi” lakaplı İngiltere Başbakanı Teacher “İdeolojiler düşmansız yaşayamazlar. Bizim Komünizm gibi bir düşmanımız ortadan kalkmışsa da bir düşman tanımlamamız gerekmektedir ve bu düşman vardır. Bu düşman İslam’dır.” diye şak diye söyledi. Toplantıya katılanlar afalladı. Zira NATO ittifakının en büyük 2nci Ordusuna sahip Türkiye Müslüman bir ülkeydi. Ancak Teacher’in bu niyetini zirve sonuç bildirisine koymadılar. Artık yeni düşman ana hatlarıyla belirlenmişti. Resmiyete dökmek için diplomatlar “diplomatik bir dille” bunu 1991 yılındaki Roma zirvesine taşıdılar. Roma zirvesi sonucunda NATO’nun yeni düşmanı belli olmuştu: terörizm… Ne tesadüfse NATO’nun Hıristiyan üyelerinin tamamında o dönemler terörist deyince kafalarında “Müslüman” görüntüsü canlanıyordu. Çünkü ABD tarafından her yıl yayınlanan terörist devletler listesinin yüzde doksanı halkının büyük bir bölümü “Müslüman” olan ülkelerdi. Dün Bosna’da Sırplar Müslümanları keserken nasıl Hollandalı NATO askerleri göz yumup, seyirci kaldıysa; bugün Afganistan’daki köyünde sade bir hayat sürdüren sıradan insanların kafasına NATO uçakları yeni geliştirilmiş bombaları gözünü kırpmadan atabiliyorsa bunun ilk adımları 1991 yılındaki o zirvede atıldı. Bakın bakalım o zirveye bizden kimler katılmış!.
Nihayetinde son olarak Danimarka Başbakanı “Anders Fogh Rasmussen”in bizzat kendi yarattığı sendrom…
İlk değil… Rasmussen daha önce 2005 yılında da benzer bir densizlik yapmıştı. NATO Parlamenter Asamblesi toplantısı için Danimarka’da bulunan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R.Tayyip Erdoğan ile Danimarka Başbakanı ortak bir basın toplantısı düzenlemeye karar vermişlerdi. Ancak basın toplantısının yapılacağı salonda PKK’nın yayın organı ROJTv’nin muhabirinin olduğunu gören Erdoğan muhabirin salondan çıkarılmasını istemiş, ancak yanında bulunan Rasmussen kılını kıpırdatmayıp, toplantının iptal edilmesini göze alarak muhabiri salon dışına çıkartmamıştı. Bunun üzerine Erdoğan aynı Davos’taki gibi öfkeyle toplantıyı iptal edip, salondan çıkmıştı. O zaman bu konu ROJTv’yi seyreden kitleyi rencide ederiz diye Türk basınında yeteri kadar sorgulanmamıştı. Rasmussen’in Başbakan Erdoğan’ı bir terör örgütü elemanına değişmesi karşılığında Türkiye’den ciddi bir karşılık verilmemişti.
Müttefik bir ülkenin Başbakanı ile bir teröristi aynı kefeye koyan bir anlayışın lideri şimdi de NATO Genel Sekreterliği için başvurdu. Türkiye’nin veto tehdidini görünce “seçilirsem ROJTv’yi kapatacağım, ülkemde meydana gelen ve tüm Müslümanları rencide eden Hz.Muhammed’in karikatürlerinden dolayı İslam âleminden özür dileyeceğim” vaatlerinde bulunmuştu. Türkiye tekrar “Rasmussen Sendromuna” girip bilincini tamamen kaybedince Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğini onayladı. Bu sefer Rasmussen acele edip adaylığının onaylanmasından sonraki gün televizyonlar çıkıp, “Kardeşim ROJTv’den bana ne, bizim ülkemizde bağımsız mahkemeler var, onlar yargılar, onlar karar verir, sizin derdiniz beni bağlamaz; ayrıca basın bizde bağımsız, karikatürler basın özgürlüğü kapsamında değerlendirdiğimiz hususlardır, ben kimseden özür dilemem” deyince biz bakakalmıştık. Ondan sonra basınımızda boy boy “Kalleş Rasmussen” mealinde manşetler!. Ne yani, adam devlet adamı, devletinin politikasını güdüyor, devletinin menfaatlerini koruyor… Daha başka ne yapacaktı?
Sen ülke olarak NATO’nun 60 yıllık tarihinde NATO Genel Sekreterliği yapacak nitelikte bir adam bulamayıp, bir aday gösterememişsen, otur da haline ağla… Örneğin bir Hikmet Çetin’i aday gösteremez miydik? Yuh olsun bize…
Güya NATO’nun 2nci büyük ordusu bizimkiymiş! Ama 60 yıllık NATO tarihinde İngiltere üç kez, Belçika ve Hollanda ikişer kez, İtalya, Almanya ve İspanya birer kez NATO Genel Sekreteri seçtirmiş. Bizden sıfır. Aday bile göstermeye tenezzül etmemişiz… Ondan sonra da Rasmussen bize söz vermişti! Söz veren babanın oğlu mu?
Şimdi işin daha acıklı bir safhası önümüze gelmek üzere: Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına geri dönüşü meselesi… Ta De Gaulle zamanında NATO’nun askeri kanadından ayrılan Fransa geçen Mart ayında kendi parlamentosundan NATO’nun askeri kanadına dönüş için onay aldı. NATO Konseyi de Fransa’nın ittifaka girişine gayrı resmi onay bile verdi. Fransa hazırlıklarını tam gaz yapıyor. Aslında iş bitmiş, formalitesi yapılıyor. Hani bizim veto hakkı nerede kaldı?
Obama’nın "Türkiye'yi AB'ye almalısınız." teklifine, “Bu bizim iç işimiz. Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık düşünüyoruz” diyen Carla Bruni miydi? Türkiye hakkında devamlı ileri geri konuşan Sarkosy denen adamı sıkıştırmayacak mıyız? Yok, bir şey yapamayız… Bizim siyasiler ne yapıp, ne edip Fransa’nın NATO’ya dönüşüne yaktıkları yeşil ışığı bu millete “Milli menfaatlerimiz böyle gerektiriyordu” diye yutturacaklar.
Yoksa Rasmussen Sendromu nöbetleri tekrar mı başladı? Malum bilinç kaybolup, bakakalma durumu ortaya çıkıyormuş da… Kısmetse önümüzdeki dönem Türk Savaş Uçaklarını da Afganistan’a gönderir köylerde yaşayan insanları da NATO adına bir güzel bombalarız!...
Bu Rasmussen Sendromundan her şey beklenir…
Tarih : 11.04.2009 |