Yazı Detayı
28 Haziran 2015 - Pazar 15:26
 
HAN
Sevda Aksoy
 
 

Daha, çok insanın otel adını hiç duymadığı günlerdi. Gecekonduların sultanlığının en zirvede olduğu siyah, beyaz bir zaman yolcularının günlüklerini tutan kara kaplı bir defterin, içinde kuruşların çarpıldığı bölündüğü toplandığı günler.

 İso dayının Han'ı. Tamda kapısının üstündeki duvara kocaman harflerle HAN yazılıp, kırmızı boyalarını sızdırdığı günler. Geniş toprak yolun kenarında üç odalı küçücük bir gecekondu. Han diye gelenlerin dudak büzmelerinde küçümsenecek kadar küçük. Tenekeden bir baraka görünümünde.

Kapıda sıralı duran tahtadan iskemleler, güneşten solgun. Uykusuz yolcular kadar bitkin. Girişte tek bacağı sallanan bir masa, masanın üzerinde muşambadan her yani yazılmış bir örtü.  Duvarda Yılmaz Güney fotoğrafı beyazlar içinde. İki demir ranza, ranzanın üzerinde eski sünger yatak. Yıkanmış katlanmış nevresim yanı başında. Yolcuların en çok rahat ettiği yer ise sanırım bahçesi idi.

Tahta kapılı arkadan sürgülü, geniş avlusu ile. Meyve ağaçlarının bir birine kucaklaştığı o serin bahçe. Hep arabesk şarkılar çalan teybin, hoparlörlerinin ağaçlara asıldığı günler. Çok yolcu savuşturmuştur o' han. Delisi, akıllısı, hırlısı hırsızı. Dertlisi, kedersizi.  İş çıkışı uğrardık. İso dayının kızı ile arkadaş ben. Tahta masada şor içer, şarkılarda dertlenirdik. Aşkların,  sevdaların henüz mavi renk saflığındaki günler.

Ve daha uzak diyarda bıraktığım, ayrılırken boynuna sarıldığım eşeğin masum bakışlarının hayalinin tazecik olduğu. Yatak, döşek doldurup kamyonun arkasına binip şehre gelmenin heyecanın üzerinden çokta zaman geçmemiş.  Hemen alışı vermişim gibi geride bırakılanları unutmuş gibi hissin içimi kemirdiği günler. Oysa o' günü bu gün olmuş unutamamışım. Bizde bu hana gelen yolcular gibiydik. Büyük şehirlere yolculuk başladığında. Yağmur tepemizden yağdırırken, daracık, sıkıştığımız yerde büyük hayaller kuruyorduk.  Kenarından geçtiğimiz her şehrin ışıkları bizleri daha da bir umutlandırıyor, hayallarimize hemen ekler yapıyorduk.

***

Sonra gittikçe azaldı ışıklar. Geceye bağladık çocuk aklımızı. Işıklardan sonra araba sesleri de sustu. Kamyon üstü yolculuğu sona ermişti. Bir dağ başına indik. Annemin şehir dediği yer henüz gecekondulaşmış bir yer bile değildi. Ben deyim üç, siz deyin beş ev var. Yan tarafına Karşıyaka mezarlığını alması da cabası.  Elektrik, su, bulana aşk olsun. Bizde handaki yolcular gibi dudak büktük, ağladık isyan ettik.  Ama ne çare, doğduğun yer değil doyduğun yer dedi anam, katlanacaksınız. Demetevler’in sokaklarına indiğim gün çaresizlik on kat fazlalaştı. Öyle büyük geldi ki sokaklar bana ha desem yutacak beni. Kadınlarda,  erkeklerde şık giyimli.

O zaman bilmiyoruz biz röfle moda imiş. Tüm kadınlar sarışın. Bunlar beyaz Türk dedim kendi kendime. Biz kara, kara hadi kıyafeti düzeltsen teni nasıl düzelteceksin. Çocukluk işte düşünüyorsun. En büyük korkum ise onların çok okumuş, çok yazmış olmaları idi. Koca, koca mektepleri vardı.  Benim dağ başlarındaki okuduğum kitapların esamesi dahi okunmazdı buralarda.  Bilgisiz olmak, onların karşısında en yarım yanımdı. Sokak büyük, insanlar büyük.  

Bense küçüldükçe küçüldüm, tıpkı bizim han gibi. Ve tıpkı hana gelen parasız yolcular gibiydim artık. Aylarca evden çıkamadım, bilgisiz olmam, küçük düşmek, onların karşısında beynimi kemirdikçe kemiriyor. İlk gittim iş görüşmesine, yaş desen on altı. Koca bir mağaza. Orta reyoncu oldum bir saatliğine.

Sonra geldi biri, 'kafanı kapatmadan burda çalışamazsın' dedi.  Kafamı açmak içindi oysa bu iş. Genişletmek içindeki bilgiyi, büyütmekti. İlk eylemimdi şehirde bu.  Alıp hırkamı, sert çarpıp kapıyı çıktım. İlk haydarinna fon müzıği orda çaldı sanırım. Küçük dükkan önünde ağabeyim, yağlı işçi tulumuyla ve şaşkın bir bakışla. Bir hoppala deyişi vardı ki, tüm evler han olurdu insana. Yine ilk, asi sözünü  o'an duydum.  İkinci gün trikocuda kazak ipi kesmeye başladım. Tabi akşama kadardı, tüm başlangıçlarım. Beş kazak kesilince, suç bana kaldı yeni eleman olarak. Defolu cümlesini ilk duyduğum gün. Yalancılıkla suçlanmak ağır. Ben yine dükkanın önünde.  

Ağabeyim hoppala demedi bu kez alıştı sanırım. 'O günden sonra iş yerleri hancı ben yolcu oldum. Tanıdıkça öğrendim,  öğrendikçe beyaz görünümlü insanların ne kadar bilgiden uzak,  ne kadar hiç okumadıklarını anladım. Ne hancı ne yolcu olabildiklerini öğrendim insanlıkta. Tamda orta reyonun anlamı o' zaman şekillendi beynimde. Öğrenecek bir şey yokmuş koca şehirde. Aslında kimsede beyaz Türk değilmiş. Sonra bir han oldum, bir hancı oldum.  Kürtçe ağıtlar yakanlar, Zazaca şiir okuyanlar, Rus’unu da bildim,  Almanını da. İyi, kötü, güzeli, çirkini, haklısı, haksızı bir, bir gelip geçti beyin tünelimden. Kimini uzun ağırladım kimini kısa. İyiliği kötüler, yaşamayı ölenler öğretti.

Önce insanlar küçüldü gözümde, sonra sokaklar, sonra bütün şehir küçücük kaldı. Uzaklardaki dağlarımız büyüdü, saf aşklarımız, derin dostluk bağlarımız kocaman oldular gözümde. Ama ablamla kamyon üstünde kurduğumuz hayaller hiç değişmedi. Umut yine şehrin ışıkları kadar parlak uzakta olsa da, ulaşmak hep mümkün.  Bir de İso dayının hanı değişmedi bende, şimdi yerinde kocaman bir otel olsa da, O han hep büyük kaldı benim gözümde.

Kara defterinde gariban eyleyen.

 
Etiketler: HAN
Yorumlar
Haber Yazılımı