Yazı Detayı
22 Mayıs 2018 - Salı 19:45
 
HARESE
Tülay Sözeri
 
 

Üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürüyebilen develer çölün gemileri gibidir. Dayanıklıdır, güçlüdür. Günler boyunca kilolarca ağırlıkla seyahat edebilir. Uzun bacakları ve yumuşak ayakları sayesinde en zorlu zeminlerde dahi kolayca yürüyebilmektedir. Develerin çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır, çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Kendi kanının tadından sarhoş olur. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür. Bunun adı “Harese” dir. Harese, Arapça kökenli bir kelime olup, hırs, ihtiras, haris gibi kelimelerin de kaynağıdır.

 

Toplumsal yapımızın hızlı değişimini ve ahlaki çöküşünü bundan daha güzel izah edebilen bir kelime olabilir mi? HARESE, İlk duyduğunuzda kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi? Sanki güzel bir şiirin giriş kelimesi, bir şarkının en can alıcı ezgisi gibi. Sanki birazdan bir tiyatro salonu kurulacak, Shakespeare’inin en can alıcı eserlerini yerle bir eden tiratlarıyla ortalığın tozunu dumanını attıracak, melodram sahnelerinin en can alıcı sahneleri hafızalara kazınacaktır. Ama ne yazık ki, bu kelime o kadar da masum ve şiirsel değildir. Yıkıcıdır, bencildir, kendi kendini tüketir. Merhameti de insafı da yoktur.

Hırs aslında insanın yaratılış itibariyle mevcut olan bir egosudur. Dozunda kullanıldığı sürece gelişimimizi sağlayan, eksikliklerimizi akılcı bir düşünceyi de temel alarak tamamlamamızı sağlayan güçlü bir sürükleyicidir. Sadece eksikliklerimiz için kontrollü kullanıldığında mucizeler bile yaratabilir.

 

Ama ya hırsımız sessiz bir düşman gibi içimize sızar, azgın bir kanserli hücre gibi bizi hasta ederse. işte zaman neler olacağını düşünebiliyor musunuz? Aslında düşünmenize de gerek yok, şöyle bir etrafınıza bakıp, tahribatın ne kadar büyük olduğunu görmeniz yeterli olacaktır. Şu ana kadar hiç olmadığı kadar büyük bir ahlaki çöküşün içindeyiz. Aklımız, sağduyumuz, vicdanımız tamamen susmuş durumda. Bu gidişata bir türlü dur diyemiyoruz, , büyük bir uykuya dalmışız oradan çıkamıyoruz. Hiçbir şey masum değil artık, ne şarkılar, ne şiirler ne de bizler.

 

İnsan olmanın zenginliğini yaşayamayan, bereketsiz topraklarda köksüz bir şekilde yaşamanın yollarını arayan bizler hırslarımızın peşinde hızla yok oluyoruz. İçimizde hem sonsuz bir ruh, hem de Yaratanın muhteşem dokunuşları var. Dünyamızda hiçbir canlıya nasip olmamış bir düşünme yeteneğimiz var. Algılayabiliyoruz, muhakeme yapıp varoluşumuzla ilgili sorular sorabiliyoruz,sevebiliyor, âşık olabiliyor, gülebiliyor, hüzünlenebiliyoruz. Merhamet ve adalet duygusu en büyük hazinemiz, başka yaşamlara saygılı olmak en büyük görevimiz.

 

Bu kadar hazineye sahipken, neden hala karanlık bir çukurda yaşamayı tercih ediyoruz? Tüm duyularımızı yok etmeye programlanmış bu acımasız sisteme neden hala dur diyemiyoruz? Yalana dolana yağmacılığa alkış tutup, neden kendimize de, hırstan gözü dönmüşlere de bir türlü dur diyemiyoruz? Gerçeğin bu kadar eğilip büküldüğü, doğruların dışlandığı, hatta düpedüz yalancılığın, sahtekârlığın şıklaştırılmaya çalışıldığı bu dünyaya neden hala inatla gözlerimizi kapatıp huzur bulmaya çalışıyoruz?

 

Uzun bir yolculuktayız, yükümüz ağır, attığımız her adımda tam anlamıyla hakkını veremediğimiz sorumluluklarımız biraz daha artıyor. Ama artık bu yolculuktan korkmamalıyız, derin uykudan uyanmalı, kendi kanında boğulan develer gibi ölmeden önce kurtarılmayı beklememeliyiz. Unutmamalıyız ki, çare de biziz, umut da biziz. Asla bir başkası değil sadece ama sadece biziz.

 
Etiketler: HARESE,
Yorumlar
Haber Yazılımı